Sinema Notları

İlgimi çeken filmler, yönetmenler, türler hakkında sık sık güncellemeye çalışacağım sayfalar…

Yolun Sonu

Orijinal ad: The End of It
Yönetmen: Maria Martínez Bayona
Yıl: 2026
Ülke: İspanya
Süre: 102 dk.

İspanyol yönetmen Maria Martinez Bayona‘nın bu yıl Cannes Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan ilk uzun metrajlı filmi hakkında karışık düşünceler içindeyim. Bir yandan ilginç bir konusu ve bazı yaratıcı bakış açıları olduğunu kabul ediyor, diğer yandan filmin fazlasıyla “festival filmi” havasında olduğunu, entelektüel izleyiciye kendini beğendirmek için pek çok zorlama unsur içerdiğini düşünüyorum.

İnsanlığın ölüme çare bulduğu, insansı robotların günlük yardımcılarımız ve dostlarımız! olarak ortalıkta dolandığı, herkesin sonsuz boş vakti olan bir dünyadayız. Çok fütüristik, bilim kurgu tarzı bir dünya değil bu. Olabildiğince normal (insanların günlük kan değişimleri, sentetik kemikler vb. hariç tabii) ve zengin bir dünyaya tanıklık ediyoruz. İlk defo da burada beliriyor bence: Sonsuz hayat herkese mi nasip olmuş, yoksa sadece zenginlere mi, belirsiz. Oysa buradan farklı açılımlar sağlanabilirdi filme.

Kahramanımız Claire (Rebecca Hall) böylesine rahat ve bolluk içindeki dünyasında 250. doğum günü partisinde artık ölmek istediğini açıklıyor ve tüm konukları da bu “boktan” hayatı yaşamaya devam ettikleri için aşağılıyor. Ölmeyi planladığı tarihi de belirliyor. Claire’i bu hayata bu kadar yabancılaştıran, herkesten nefret ettiren dürtü nedir, bunu açıklamıyor film. Yoksa sadece boş ve sonu belirsiz bir hayatın yarattığı can sıkıntısı mı bu? Ki eğer buysa gayet kabul edilebilir ama neden şimdi vazgeçiyor yaşamaktan, nedir tam olarak derdi, bunu tahmin etmekten fazla şansımız yok.

Claire bir zamanlar bir sanatçiymış. Provokatif tasarımlar üreten, heykel sergileri açan, tanınmış bir kişi. Anlaşılıyor ki uzun zamandır mücevher tasarımcılığı hariç pek de bir yaratıcılığı kalmamış; unutulmaya yüz tutmuş. Acaba tam bir performans şovuna dönüştürdüğü ölümüyle son bir eser mi yaratmak istiyor?

Filmde Rebecca Hall’ın yanı sıra tanınmış başka oyuncular var: Eşi rolünde Gael Garcia Bernal, kızı rolüyle sonradan olaylara dahil olan Noomi Rapace gibi. Sevdiğim bir oyuncu olan Bernal’in bu filmdeki fonksiyonunu anlayamadım. Önemsiz, silik bir eş, karısına elli yıl sonra bile cinsel çekim duyuyor ama kendini öldürmemesi için nedense tek kelime etmiyor! Claire’in kızı rolündeki Rapace da çocuk sahibi olmak isteyen, annesiyle geçmişte sorunlar yaşamış, bu filmde neden var olduğu belirsiz bir karakter. Hem Bernal, hem Rapace’ı maalesef derinliksiz ve filme pek bir şey katmayan rollerde izliyoruz.

Rebecca Hall’ın başarıyla canlardığı Claire karakterinin geçmişi nedir, hangi gelişim, değişim süreciyle sonsuz hayattan bıkmıştır, 250 yıldır içinde yaşadığı insanlıkla sorunu nedir, havada kalıyor. Özenli bir görsellik, etkileyici müzikler ilgiyi canlı tutsa da, başta da söylediğim üzere festival izleyicisine hitap etme kaygısı, çağımızın arthouse filmlerinin klişelerinden (soğuk ve tekinsiz atmosfer, topluma ve kendilerine yabancılaşmış karakterler, aniden ortaya çıkıveren dramatik müzik) beslenme hali (ki bana “The Substance”, “The Square” gibi son yılların popüler filmlerini fazlasıyla hatırlattı), bence çok farklı yerlere gidebilecek ve üzerinde uzun uzun düşünülebilecek bir filmi sınıfta bırakıyor.

Yorumlar

isterseniz film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz