The Human Condition üçlemesinin ikinci filminde Masaki Kobayashi, ilk bölümde ortaya koyduğu ahlaki çatışmayı daha acımasız bir ortamda yeniden ele alır. Kaji artık bir maden işletmesinin yöneticisi değil, Japon ordusunun sıradan bir askeridir. Ancak değişen yalnızca koşullardır; karşısındaki temel sorun aynı kalmıştır: Bireyin vicdanı ile kendisinden mutlak itaat bekleyen bir düzen arasındaki çatışma.
İlk filmde Kaji, sahip olduğu sınırlı yetkiyi insanları korumak için kullanmaya çalışıyordu. İkinci filmde ise bu yetkiden bütünüyle yoksun. Askeri hiyerarşinin en alt basamaklarında, emir vermekten çok emir almak zorunda. Böylece Kobayashi, iktidarın yalnızca onu kullananları değil, ona boyun eğmek zorunda kalanları da nasıl biçimlendirdiğini gösterir.

Ordudaki aşağılanma, dayak ve keyfi cezalandırmalar, yalnızca acımasız kişilerin davranışları değildir. Bunlar, itaatin üretildiği bir sistemin temel araçlarıdır. Üstlerinden şiddet gören askerlerin aynı şiddeti kendilerinden güçsüz olanlara yöneltmesi, baskının nasıl yeniden üretildiğini ortaya koyar. Kurban ile zalim arasındaki sınır, hiyerarşinin basamaklarına göre değişebilmektedir.

Kaji ise bu düzenin içinde insanlığını korumakta ısrar eder. Ancak onun ahlaki direnci, romantik bir kahramanlık gösterisine dönüşmez. Aksine, çoğu zaman sonuçsuz kalan, bazen başkalarının hayatını da tehlikeye atan, son derece yalnız bir mücadeledir.
Filmin en önemli sorularından biri şu bence: İtaat etmek zorunda olmak, insanı yaptıklarının sorumluluğundan kurtarır mı? Hannah Arendt‘in de üzerine yazdığı bu soruya Kobayashi kolay bir yanıt vermez. Çünkü askerlerin önündeki seçenekler çoğu zaman özgürce yapılmış tercihler değildir. Emre karşı gelmek ağır biçimde cezalandırılmak anlamına gelebilir. Fakat bu zorunluluk, uygulanan şiddeti de ahlaken meşru hale getirmez maalesef.
Bu açıdan Road to Eternity, yalnızca savaş karşıtı bir film değil, otoritenin insan davranışlarını nasıl dönüştürdüğüne ilişkin güçlü bir incelemedir. Askeri düzen, kişisel vicdanı gereksiz, hatta tehlikeli görür. İyi asker olmakla iyi insan olmak arasındaki mesafe giderek açılır. Kobayashi de İkinci Dünya Savaşı’na katılmış, gördüklerinden, yaşadıklarından iğrenmiş ve subay olmayı reddederek pasif görevlerle bu mecburiyeti tamamlammış bir hümanist.
Kobayashi’nin görsel anlatımı da bu düşünceyi destekler. Askerlerin toplu hareketleri, katı düzenlemeler ve bireyi kalabalığın içinde eriten kompozisyonlar, kişiliğin sistematik biçimde silinmesini hissettirir. İlk filmin çalışma kamplarının yerini askeri eğitim alanları ve cephe almıştır; fakat insanı bir araca indirgeyen mantık değişmemiştir.

İkinci filmin sonunda savaş, artık yalnızca uzakta sürdürülen bir devlet politikası değil, Kaji’nin doğrudan içinde bulunduğu yıkıcı bir gerçeklik. Onun insancıl düşünceleri giderek daha ağır bir sınavdan geçmek zorunda. Yönetmenin yarattığı savaş atmosferi ve bireylerin üzerindeki gerilim ve çaresizliği ifade ediş biçimleri çok etkileyici. Aynı dönemin vatanperver! Amerikan savaş filmlerinden ne kadar farklı.
Road to Eternity bize, bir düzenin insanlardan yalnızca davranışlarını değil, vicdanlarını da teslim etmelerini isteyebileceğini hatırlatıyor. Kaji’nin direnişi ise başarısından bağımsız olarak anlamlı çünkü bazen insanın elinde kalan son özgürlük, kendisinden beklenen kötülüğü doğru kabul etmeyi reddetmesidir.

isterseniz film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz