Ryūsuke Hamaguchi’nin Asako I & II’si ilk bakışta oldukça tanıdık bir hikaye anlatıyor gibi: Bir kadın, gençliğinde aşık olduğu adamı kaybediyor; yıllar sonra onunla tıpatıp aynı yüze sahip başka bir adamla karşılaşıyor ve yeni bir ilişkiye başlıyor. Fakat filmin ilerleyen bölümlerinde bunun bir aşk üçgeninden çok, arzu ile gerçeklik arasındaki tuhaf mesafe üzerine bir film olduğu ortaya çıkıyor.
Asako’nun ilk aşkı Baku, başından itibaren gerçek bir insandan çok bir hayalet gibi. Öngörülemez, gizemli, istediği zaman ortaya çıkıp istediği zaman kayboluyor. Üstelik Asako onu gündelik hayatın içinde yeterince uzun süre tanıyamadan kaybediyor. Belki de bu yüzden Baku, onun zihninde hiç eskimiyor.
Ryōhei ise tam tersi. Baku’yla aynı yüze sahip ama onun kadar büyüleyici değil. Çünkü gerçek. Çalışıyor, yemek yiyor, arkadaşları var, bir evde yaşıyor; kısacası hayatın sıradanlığına tabi.
Filmin en güzel fikirlerinden biri de burada yatıyor sanırım: Baku uzakta, ulaşılamaz ve olağanüstü, Ryōhei yakında ve sıradan.
Yıllar sonra Baku yeniden ortaya çıktığında Asako’nun onunla gitmesi bu yüzden beni çok şaşırtmadı. Ahlaken savunulabilecek bir davranış değil elbette; Ryōhei’ye yaptığı oldukça acımasız. Ama Asako’nun içinde yıllardır cevapsız duran bir soru var: Ya hayatının gerçek aşkı Baku ise? Bunu öğrenmeden Ryōhei ile yaşamaya devam edebilir mi?
İlginç olan ise Asako’nun Baku’yla gitmesi değil, ondan geri dönmesi. Görütor ki yıllardır zihninde yaşayan Baku ile yanındaki gerçek Baku aynı kişi değil. Baku artık konuşuyor, yemek yiyor, araba kullanıyor, planlar yapıyor. Kısacası Asako’nun hayalindeki görüntü, yeniden insana dönüşüyor. Ve fantezi gerçekleştiği anda büyüsünü kaybetmeye başlıyor.
Belki Asako bütün bu yıllar boyunca Baku’yu değil, Baku’nun yokluğunu seviyordu.
Filmde beni en fazla düşündüren şeylerden biri bu oldu. Bazı aşklar, belki de ancak gerçekleşmedikleri sürece kusursuz kalabiliyor. Yaşanmayan ihtimallerin gerçek hayata karşı büyük bir avantajı var: Hiçbir zaman sınanmıyorlar.
Asako sonunda Ryōhei’ye geri dönüyor. Fakat Hamaguchi burada seyirciye kolay bir romantik rahatlama sunmuyor. Asako’nun “doğru kişiyi” seçtiğini anlayıp dönmesi, yaptığı şeyi ortadan kaldırmıyor. Ryōhei’nin cevabı da bu yüzden çok önemli: Artık ona güvenemeyeceğini söylüyor. Asako’nun Ryōhei’yi seçmesi, Ryōhei’nin de Asako’yu yeniden seçmek zorunda olduğu anlamına gelmiyor.
Bu yüzden filmin sonundaki nehir sahnesini çok sevdim. Birlikte bulanık, kirli bir nehre bakıyorlar. Asako onu güzel buluyor; Ryōhei ise nehrin pis olduğunu söylüyor.
Sanki bütün film bu küçücük konuşmanın içinde yeniden kuruluyor.
Asako hâlâ gördüğü şeyi güzelleştirmeye, ona başka bir anlam yüklemeye eğilimli. Ryōhei ise artık karşısındaki şeye daha çıplak bakıyor. Nehir güzel olmak zorunda değil. İlişkileri de artık güzel bir aşk hikayesi olmak zorunda değil.
Ama yine de nehrin karşısında yan yana duruyorlar.

Bu nedenle finali bir barışma sahnesi olarak göremeyiz. Birlikte kalacaklarını da bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, bundan sonra ilişkilerinin Baku’nun temsil ettiği türden kusursuz bir rüya olamayacağı.
Belki de filmin aşk hakkında söylediği en güzel şey bu: Gerçek sevgi, kusursuz olanı bulmakla değil, karşındaki insanın ve onunla kurduğun hayatın kusurluluğunu gördükten sonra orada kalıp kalamayacağınla ilgili.
Yine de filmin sonunda benim için bir soru açık kalıyor.
Asako gerçekten Ryōhei’ye mi âşık olmuştu? Yoksa başlangıçta onu seçmesinin nedeni, Baku’nun yüzünü taşıması mıydı?
Hamaguchi bu soruyu cevaplamıyor.
İyi ki de cevaplamıyor.

isterseniz film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz