Sinema Notları

İlgimi çeken filmler, yönetmenler, türler hakkında sık sık güncellemeye çalışacağım sayfalar…

Torino Atı (The Turin Horse)

Orijinal ad: A Torinói ló
Yönetmen: Béla Tarr
Yıl: 2011
Ülke: Macaristan
Süre: 155 dk.

Dünya mı tükeniyor, yoksa insan mı?

Nietzsche Torino’da sahibi tarafından kırbaçlanan atın boynuna sarıldığında ne hissediyordu? Aslında o sırada ne hissettiğini aşağı yukarı tahmin edebiliriz ama sonrasında eve döndüğünde neden neredeyse komple bir sessizliğe büründü?

Kimileri bunu Nietzsche’nin insanlıktan bıktığı, ümidini kestiği şeklinde yorumlar. Bu bağlamda Béla Tarr‘ın filmine bir başlangıç noktası teşkil ettiği düşünülür. Esasen ben bundan pek emin değilim. Evet, bu filmde de yavaş yavaş çözülen bir dünya, anlamlandırmakta zorlandığımız bir yalnızlık ve perişanlık hali ve zavallı bir at var ama bu durum insanlığın çöküşü/bitişi ile mi ilgili, olanlarda insanın ne suçu var, belirsiz.

Zamanı ve mekanı bilinmeyen kırsal bir bölge. Tek odadan müteşekkil taş bir evde günde bir kez sadece haşlanmış patates yiyerek yaşayan bir baba kız. Biraz ötedeki kuyudan su çekerek ihtiyaçlarını gideriyorlar. Ara sıra pálinka içtiğini gördüğümüz baba yaşlı ve bakımsız bir atın çektiği tahta bir arabayla bir yerlere gidip geliyor; muhtemelen bir şeyler taşıyarak para kazanmaya çalışıyor.

Sürekli tekrara dayalı, monoton bir yaşam. Sabah kalkıyorlar, kız sağ kolu sakat babasını giydiriyor, kuyudan su taşıyor, akşam babasının giysilerini değiştiriyor, patates haşlıyor, konuşmadan yiyorlar, sonra yatıp uyuyorlar. Bizler bu monoton ama kabullenilmiş yaşamdan altı günlük bir zaman dilimine tanıklık ediyoruz. Yönetmen ana çerçeveyi çizdikten sonra yavaş yavaş işlerin kötüye gitmesini, çöküşü izliyoruz. Önce at önüne konan samanı yememeye başlıyor, başka bir gün kuyu kuruyor. Dünya sessizce çalışmayı bırakıyor sanki. Olup bitenlere Mihály Víg’in tekrara dayalı, rahatsız edici müziği eşlik ediyor.

Tarr karamsar bir yönetmen. Bunu önceki bir kaç filminden de biliyoruz. Werckmeister Harmonies (2000), Satantango (1994) bunun işaretleriyle dolu. Ancak bu filmde işler (dünya) iyice bozulmuş, tam bir çözülmeye meyletmiş durumda. Bu gidişatı ve geri dönülemezliği ilk fark eden yemek yemeyi bırakan ve ölümü bekleyen veya yaşamayı reddeden at. Böylece ekmek kapılarını kaybeden kahramanlarımız! kuyunun da suyunun çekilmesiyle artık burada yaşayamayacaklarını, bir çıkış yolu bulmaları gerektiğini düşünüyorlar ve ata yükledikleri üç beş eşyalarıyla yollara düşüyorlar. Nereye gitmeye çalıştıklarını, neden gidemeyip geri döndüklerini bilmiyoruz ama dönüyorlar. Çaresizce onlar da adeta ölümü ya da bir mucizeyi beklemeye başlıyorlar. Tüm bu olan bitene hiç dinmeyen bir rüzgar, daha doğrusu fırtına eşlik ediyor. Kapılar çarpıyor, yapraklar uçuşuyor, hiç bir şey iyiye gitmiyor; tam bir entropi hali.

Tarr’ı Tarkovsky ile aynı sepete koyarken de dikkat etmek gerekiyor. İkisi de uzun planlar kullanıyor ve ikisi de ağır sinema yapıyor ama Tarkovsky’de hâlâ ruhsal/aşkın bir çıkış ihtimali hissedilir. Tarr’da ise dünya çok daha maddi: çamur, rüzgar, açlık, yorgunluk, beden… Tanrı varsa bile bizim gibi o da olan biteni izliyor sadece.

Attan sonra sıra kıza geliyor. O da kendini yok oluşa, çözülmeye bırakıyor sanki. Pencereden bitmekte olan dünyayı izliyor sessizce. Patatesini yemeyi reddediyor. Artık yaşamak istemiyorum mu diyor, yoksa artık yaşanacak bir dünya kalmadığını biliyorum mu?

Ve bir akşam ışık da yitip gidiyor. Gaz lambaları nedense yanmıyor, sonra doğal ışık da gidiyor, sabah gelmiyor. Burada ister istemez Yaratılış anlatısının tersine çevrilmesi geliyor akla: “Işık olsun.” Filmde ise yaratılışın altı gününün tersine, altı gün boyunca dünya adım adım yaratılmamış hale geliyor. Sonunda yalnızca karanlık kalıyor. Her şeyin sonu… İlginçtir, ilk kez rüzgar da kesiliyor. Onun esmesi bile dünyanın yaşamaya devam ettiği anlamına geliyormuş meğer.

Nihilist bir film mi Torino Atı? Emin değilim. Çünkü dünyanın bütün anlamı ortadan kalktıktan sonra bile babanın sofrada kızı patatesini yemeyi reddedince “yemeliyiz” demesinde çok küçük, çok ilkel bir direnç var. Bunu direniş olarak değil, sadece alışkanlıkların korkunç gücü olarak da okuyabiliriz belki.

Tarr filminde herhangi bir ahlaki veya dini mesaj kaygısı taşımıyor bence. İnsanlık bozuldu, dünya da bozuldu demiyor. İnsan sürekli dünyanın neden böyle olduğunu açıklamaya çalışmaz mı zaten? Dünya ise cevap vermiyor. İnsan dünyayı açıklıyor. Kitaplar dünyayı açıklıyor. Baba hiçbir şeyi açıklamıyor, sadece yaşıyor. At ise hiçbir şeyi açıklamadan biliyor. Belki de filmde gerçeğe en yakın olan, gerçeği sezen varlık at.

Tarr bir söyleşinde Torino Atı için açıkça, “Filmlerimin normalde bir mesajı yok; size dünyaya dair kendi imgemi göstermek istiyorum” demiş. Anahtar burada sanırım. Tarr’ın Torino Atı için kullandığı ifadelerden biri doğrudan “varoluşun ağırlığı”. Başka bir söyleşide de filmin “var olmanın ne kadar zor ve aynı zamanda ne kadar basit olduğu” hakkında olduğunu söylemiş. Dolayısıyla filmi öncelikle nihilizm üzerine bir tez olarak değil, insanın dünyadaki maddi varoluşuna bakış olarak görebiliriz. Sıradanlık ve tekrara dayalı bir varoluş. Tarr hayatın “önemli anlarını” çıkartıp atıyor ve geriye hayatın kendisini sürdürmek için yapılan şeyleri bırakıyor. Ve bu şeylerin tarifsiz biçimde ağırlığını…

Baştaki Nietzsche meselesine dönersek, onun görüşlerini bildiğimiz anlamıyla filme uygulamak doğru olmaz. Nietzsche’nin nihilizme cevabı kabaca yaşamı olduğu haliyle olumlamak, hatta sonsuz kez tekrarlanmasını isteyebilecek kadar “evet” diyebilmekti. Tarr ise önümüze neredeyse Nietzsche’nin korkunç deneyini koyuyor:

Peki. Aynı günü tekrar yaşa. Ve yeniden. Ve yeniden. Ve yeniden.