Sinema Notları

İlgimi çeken filmler, yönetmenler, türler hakkında sık sık güncellemeye çalışacağım sayfalar…

Ema

Yönetmen: Pablo Larrain
Yıl: 2019
Ülke: Şili
Süre: 107 dk.

Uzun zamandır fırsat bulup izleyemediğim “Ema”yı nihayet izledim. Ne yalan söyleyeyim, beklentimin epey üzerinde çıktı. Şili’deki darbe döneminden beslenen Tony Manero, Post Mortem, No ve kilise kültürüne ciddi eleştiri getiren El Club sonrasında yönetmen biraz daha ana akım, Hollywood tarzı filmlere yönelmişti. Şöyle dersem belki daha doğru olur: Larrain Şili’nin tarihsel ve toplumsal dokusuna doğrudan bağlı sinemasından uluslararası yıldızlarla çektiği biyografik portrelere geçmişti. Jackie, Spencer, Maria gibi filmlerine de kötü diyemem ama beklediğim Latin Amerika dokunuşu, atmosferi bu filmlerde yoktu. Yönetmeni yerel sinemadan uluslararası yıldızlı İngilizce yapımlara geçiş bakımından bir başka Latin Amerikalı yönetmen olan Alejandro Gonzalez Inarritu’ya benzetebiliriz.

Ema‘da modern, günümüz Şili’sinden bir öykü izliyoruz. Genç bir dansçı olan Ema, koreograf eşi/sevgilisi ve evlat edinip, bakamayıp geri vermek zorunda kaldıkları oğulları ile başlıyor bu canlı film. Çocuğun geri verilmesi çiftin de ilişkisini bozuyor ve ayrı yaşamaya başlıyorlar.

Bundan sonrası spoiler içerir!

Zamanla Ema çocuğun yeni ailesini öğreniyor, hem anne hem babayla ayrı ayrı ilişkilere giriyor, babadan hamile kalıyor, herkesin her şeyi öğrenmesi sonrasında çocuğun doğumuyla birlikte ve pek beklemediğim bir tatlı sonla iki “aile” birleşiyor. Happy end!

Ama o mutlu sona gidene dek yolda bizi çok canlı, bol müzikli ve bir sürü farklı meseleye girip çıkan bir film bekliyor. Beden, arzu, annelik, aile ve özgürlük üzerinden çok daha fiziksel bir sinema var karşımızda. Larrain de filmi anlatırken bedeni “politik bir araç”, dansı da bir tür “politik ifade” olarak düşündüğünü anlatmış bir söyleşide.

Baş karakterimiz Ema klasik anlamda psikolojik bir karakter gibi kurulmamış. Onu “iyi anne/kötü anne”, “bencil kadın/özgür kadın” gibi kategorilerle çözmeye çalışınca film sürekli elimizden kaçıyor çünkü Ema neredeyse bir insan olmaktan ziyade bir kuvvet gibi: arzuluyor, yakıyor, dans ediyor, manipüle ediyor, seviyor ve çevresindeki insanların hayatlarının düzenini bozuyor. Ema rolünde Mariana Di Girólamo müthiş bir performans gösteriyor bence. Hani filmin ayrıntılarını unutsanız bile hep akılda kalan karakterler olur ya, Ema da onlardan biri. Enerjisi, hüznü, cazibesiyle filmi alıp götürüyor.

Ema’nın partneri Gastón’un (Gael García Bernal) çağdaş dansı ile Ema’nın reggaetón’u arasındaki gerilim de film boyunca dikkat çekiyor. Gastón koreografi, disiplin, sanat kurumu, hiyerarşi ve bir bakıma eski kuşağı temsil ederken, Ema’nın reggaetón’u ise sokak, beden, cinsellik, tekrar ve kontrolsüzlük üzerine gelişiyor. Filmin bir yerinde Gastón Ema ve arkadaşlarının dansı ve müziğini şu ifadelerle eleştiriyor:

“Hapishane müziği bu. İnsanı düşünmekten alıkoyuyor. İnsan hapiste olduğunu unutup zihninde eğleniyor. Hipnotik ritim insanı serseme çeviriyor. Özgürlük sanrısı yaratıyor. Böylece insanlar düşünmüyor. Evet/Hayır. Seks evet, uyuşturucu evet. Ama bir sonraki gün, bum! İşe gitmen gerekiyor. Ve birileri seni kalçalarını sallarsan daha özgür olacağına inandırıyor. Ama hayır, öyle olmuyor. Mağlubiyetin ağırlığıyla uyuyakalmak gibi. Sanki Ibiza’da yaşıyorsun.. Kadınların tamamen cinsel objeye dönüştüğü bir şiddet kültürü bu. Ve erkeklerin hayvana dönüşüp sürekli kadınlara kazık attığı ve düdüklemeye çalıştığı bir kültür…“

Ema ilginç bir karakter. Özgürlüğüyle manipülasyonu, sevgisiyle sahip olma arzusunu birbirinden ayırmak çok zor. Filmin ahlaki açıdan kolayca taraf tutulabilecek bir yapı kurmaması buradan geliyor. Ema’yı yalnızca “özgür kadın” olarak görmeyi eksik buluyorum. Ema aynı zamanda müthiş bir manipülatör. Fakat Larrain’in tutumu, onu bunun için cezalandırmaması. Hatta yönetmenin kendi final yorumu daha olumlu: Ortaya çıkan durumu “adalet” olarak değil, herkesin sonunda aile olduğu bir tür “kozmik denge” olarak tarif ediyor. Başka bir söyleşide de bunun “modern aile”nin farklı biçimlerinden biri olduğunu söylemiş. Şunu merak ediyor insan: Ema gerçekten evlat edinmiş olduğu Polo’yu mu geri almak istiyor, yoksa Polo’yu geri alabilen kişi olmayı mı?

Filmden söz ederken, Nicolás Jaar’ın müziği ile Sergio Armstrong’un görüntülerini de ihmal etmemek lazım. Neonlar, Valparaíso’nun yokuşları, geceleri boş sokaklarda dans eden bedenler ve Jaar’ın elektronik altyapısı birleşince film bazen anlatıdan çıkıp adeta bedensel bir deneyime dönüşüyor. Pedro Almodóvar’ı anımsatan canlı renkler; özellikle sarı, yeşil, kırmızı tonları filme apayrı bir hava katıyor.

Filmden sonra merak edip biraz reggaetón dinlediğimi de itiraf edeyim.